Esir iken mümkün müdür ibadet
Yatıp kalkıp Atatürk'e dua et
Senin gibi dürzülerin yüzünden
Dininden de soğuyacak bu millet
İşgaldeki hali sakın unutma
Atatürk'e dil uzatma sebepsiz
Sen anandan yine çıkardın amma
Baban kimdi bilemezdin şerefsiz
06 Mart 2007
05 Mart 2007
Die Hard

"300" ayın 16'sında geliyormuş. Özellikle 2. trailer'dan ve Xbox Live Marketplace'deki kliplerden sonra yerimde duramaz oldum (Bu arada geçenlerde arkadaşlarla adam asmaca oynarken "300"ü sordum, kavga çıktı). Gerçi film 9'unda US'de gösterime giriyor ama olsun. Bizim kuşak ve daha büyükler eskiden filmlerin ne kadar geç geldiğini hatırlar herhalde. Bir de o zamanlar filmler önce İstanbul'da oynar, birkaç hafta sonra Ankara'ya gelirdi. Biz de gazetelerden İstanbul'daki sinemalara bakar, ne gelecekmiş o şekilde öğrenirdik. Hey gidi günler...
Ama bugünün asıl güzel haberi, en sevdiğim action serisi olan Die Hard'ın yeni bölümünün trailer'ını şans eseri görmem oldu. Filmin adı Live Free or Die Hard olunca önce bi "acaba?" dedim. Sonra izlerken Bruce Abi'yi görünce pek bi sevindim. Heyecanla bekliyoruz.
Merak ettiğim diğer filmler ise; Host, Next, Astronaut Farmer ve Bee. Özellikle Bee'nin her iki trailer'ı da çok komik, Jerry Seinfeld'i zaten ezelden beri sever ve takdir ederiz.
Ha bir de, son yılların en geyik filmi ödülüne namzet bir film var, trailer'ını izlerken suratımın aldığı şekilleri çok merak ediyorum, keşke kendimi kameraya çekip sonradan izleyebilseydim. Aklıma "Üşütük Popolar" (bu çeviriyi yapanı her zaman kahkahalar ile anmışızdır arkadaşlar arasında) geldi nedense.
Yahu "türlü türlü" diye bişey var, şarkı falan olsa gerek. Benim başlıkta "selvi boyum, türlü türlü huyum" yazıyor ya, Google'dan bi dolu insan geliyor buraya "türlü türlü" ararken. Merak ettim nedir acaba bu...
Oblivion'da 65 saat bitti, daha oyun bitmedi, 100+ garanti, toplamda kaç saat olacak bakalım.
20 Şubat 2007
Usta tekrar iş başında!
Pekala, iyi birşeylerin başıma gelmesini beklemek yıllar alabileceğinden, ilk ufak mutluluğumu bir filmle yaşamak istiyorum. Şu aralar beklediğim tek film olan 300'ün vizyona girmesine çok az kaldı ve "artık bekleyecek doğru düzgün bir film kalmadı" derken zombi filmlerinin büyük ustası George A. Romero'nun yeni filminin bu sene geleceğini öğrendim: Diary of the DeadBeni tanıyanlarınız korku ve özellikle zombi filmlerinin iflah olmaz bir hayranı olduğumu bilir. Sanırım bunun sebebi, çocukluk yıllarımda hani o video kiralama çılgınlığının yaşandığı, her köşede bir video dükkanının bulunduğu dönemde, Return of the Living Dead ile Evil Dead'in elime geçmesi ve ufacık bünyemi keyiften delirtmeleri oldu. Bunların ardından sürekli film kiraladığım videocudaki bütün korku filmlerini sırayla yalayıp yutarken, daha minicik olan sevgili kızkardeşim bu tutkuma ister istemez iştirak etmek zorunda kaldı (ki hala kendine gelebilmiş değildir). Korku filmlerine düşkünlüğümün ve zombi filmleri sevdamın kaynağını hala anlayabilmiş değilim fakat bu türün sıkı bir takipçisi olmaktan hep zevk duydum.
Elbette zombi filmleri diyince de akla ilk gelen isim George A. Romero'dur. Night of the Dead, Dawn of the Dead ve Day of the Dead'den oluşan ve artık kült olmuş üçlemesi ile kalbimizi kazanıp ortamları bıraktıktan sonra 2005 yılında Land of the Dead ile yaşayan ölülerin arasına geri döndü. Ancak o film benim için bir miktar hayal kırıklığı oldu (Hayatta en acı veren şeyin hayalkırıklığı olduğunu o zamanlar henüz öğrenmemiştim). Ancak bunun sebebinin, yapımcı firmanın senaryoya müdahalesi olduğunu okuduğumda "Romero yaşlanmış olm, bitmiş bu adam artık, vah vah" şeklindeki sözlerimi geri aldım.
Diary of the Dead'de konumuz, üçlemenin ilk filmi olan Night of the Dead'in geçtiği, yani zombilerin dünyamızı ele geçirmeye başladığı gece yaşanıyor. Korku filmi hayranı bir grup genç, kendi el kameraları ile şehir dışında bir korku filmi çekmeye çalışırken olaylar gelişiyor. Haliyle zombi konseptinden bihaber olan genç dimağlar da herşeyi yaşayarak öğreniyorlar. Bu demektir ki bütün zombi filmi klişelerini tekrar keyifle izleyebiliriz, yaşasın!
Yapımcının filmle ilgili herşeyi yönetmene bıraktığını öğrendiğim için bu filmden çok ümitliyim. Hatta büyük ihtimalle, Romero MPAA rating'leri ile uğraşmak bile istemediğinden film sadece dvd formatında çıkacak. Haliyle bütün ipler Romero'nun elinde ve umarım biz hayranlarını bu sefer tatmin eder. Filmi heyecanla beklerken, zombi içki içme oyunu oynayacak kimseyi bulamadığım ve yapacak başka keyifli birşey olmadığı için UNO oynamaya devam ediyorum...
When there's no more room in hell, the dead will walk the earth.
Mutluluğun Korunumu Yasası

Hani fizikde Enerjinin Korunumu Yasası vardır ya, evrende enerji sabittir, sadece değişim mevcuttur falan filan. Hayatta da Mutluluğun Korunumu Yasası olması lazım. Yani en azından böyle birşeyin olduğunu düşünüyordum. Başımıza kötü şeyler de gelir ama onları dengeleyen güzel şeyler de olur diye. Ama yok galiba böyle bi durum, olsaydı başıma gelen onca tatsız olayın ve derdin ardından iyi birşeyler olurdu herhalde. Hala da abuk subuk bi dolu şey olmaya devam ediyor. Anlaşılan küçük şeylerle mutlu olmayı öğrenmeye çalışmak lazım.
Çok bunaldım çoook...
12 Şubat 2007
bir korku filmi tadı arar gönül...
Arkadaşlar "Hadi hazırlan, hep beraber dağ evine gidiyoruz haftasonu için" dediğinde önce pek heyecanlanmadım. Sonra söyledikleri şeyin tam olarak Amerikan korku filmlerinin ana malzemesi olduğu aklıma gelince keyfim yerine geldi. Issız bir mekanda, medeniyetten uzak bir ev, çılgın gençler (yani genç derken, ruhumuz genç işte), herşey senaryoya uyuyordu. Eve gittiğimizde kendi kendine sallanan bir salıncak göremeyince biraz tadım kaçsa da yine de beklemeye karar verdim. Ancak evin bodrumunda bulduğum elektrikli testere bütün eksikleri tamamlamış, bana sadece gece evdekileri teker teker ele geçirecek kötü ruhlara karşı mücadele etmek kalmıştı. Ancak gecenin tek korkutucu olayı İbrahim Abi'nin horlamasıydı ve ona da elektrikli testere ile müdahale etmek hoş olmayacaktı. Haliyle, arazide dolaşırken kar üzerinde gördüğümüz ayı izleri haricinde, maalesef film senaryolarına yakışır bir durum olmadı. Benim için durum böyleyken, bir buluşmaya yetişmek için evde elinde elektrikli testere ile koşturup "erken döneliiiim!" diye bağıran bir Muzo, arkadaşları yeterince tedirgin etmiş olsa gerek, erken döndük.
Mika - Grace Kelly
Çok nadir bir durum fakat uzun zamandan beri ilk defa bir şarkı "bütün zamanlar en iyi 10" listeme girmeye çalışıyor. Şarkının herşeyi çok hoşuma gitti...
Do I attract you?
Do I repulse you with my queasy smile?
Am I too dirty?
Am I too flirty?
Do I like what you like?
Do I attract you?
Do I repulse you with my queasy smile?
Am I too dirty?
Am I too flirty?
Do I like what you like?
06 Şubat 2007
The Elder Scrolls IV: Oblivion

"The best single player role-playing experience", "A rare and remarkable achievement", "Oblivion raises the bar so high", "A masterpiece", Game of the Year, Best Game, Best Role-Playing Game, Best Story, Best Voice Acting, Best Technology vs. vs.
Yukarda okuduklarınız, şu aralar xbox360'da oynamakta olduğum Oblivion'ın aldığı yorum ve ödüllerin çok az bir kısmı. Hayatımın oyunu olan Fallout 2 ile yarışabilecek bir oyun bulduğum için gayet mutluyum ve üzülerek söylüyorum ki Oblivion Fallout 2'den daha iyi bir oyun. Oblivion'u yapan ekibin Fallout 3 için çalışmaya başlamış olması bu üzüntümü biraz olsun hafifletiyor.
Oyunu anlatayım biraz diyorum ama bu o kadar zor ki, mesela yukardaki resim oyunda dağ bayır gezerken rastlayabileceğiniz sıradan sahnelerden birisi. Orda ağaçların yapraklarının ve yerdeki otların rüzgarla sallandığını ve atınızla bu ormanda ilerlediğinizi hayal edin. Oyunda bunları sürekli yaşıyorsunuz. Grafiklerden mi bahsetsem, NPC'lerin ne kadar "yaşadığından" mı, quest sisteminin güzelliği ve hikayelerdeki derinlikten mi, sırf oyundaki kitapları okumanın saatler alacağından mı, valla bilemedim. Oyunda main quest'i bitirmek için 40+ saat, tüm quest'ler içinse 100+ saat harcamanız lazım. Bunların üzerine toplamda yaklaşık 50-60 saatlik, satın alabileceğiniz ek görev paketlerini ve oyunun da open-ended olduğunu ekleyelim. Yani oyunu aylarca oynamaya devam edebilirsiniz. Emin olun bir kez başladıktan sonra (elbette eğer severseniz) bitmesini hiç istemeyeceksiniz.
Hani NPC'ler "yaşıyor" dedim ya, gerçekten öyle. Gece uyuyorlar, sabah kalkıp işlerine gidiyorlar, kendi aralarında sohbet ediyorlar, kavga ediyor hatta cinayet işliyorlar, hırsızlık yapıyorlar, karınlarını doyuruyorlar. Yani oyun dünyası kendi kendine yaşamaya devam ediyor. Siz de o dünyanın bir parçası olarak aralarında maceradan maceraya koşuyorsunuz.
Oyun PC için de mevcut (ancak yeni nesil konsollardaki kadar kaliteli grafikler yok) ve PS3 için de yakında çıkacak. Bilgisayar oyunları ile az çok alakanız varsa bu oyunu mutlaka bir deneyin. Hiç tahmin etmediğiniz derecede güzel bir tecrübe yaşayabilirsiniz.
Son olarak, eğer oyun ilginizi çektiyse Oblivion batağına saplanmış sevgili arkadaşım Tolga'nın, benimkinden çok daha güzel olan oyun tanıtım yazısını okuyabilirsiniz.
31 Ocak 2007
Geek olmanın şartları
Hep beraber bir liste oluşturalım bakalım:1- FRP oynamak
2- Herhangi bir anime/manga takip etmek
3- Internet ve bilgisayar ile ilgili üst seviye bilgi sahibi olmak
4- Kız arkadaşı olmamak
5- 4k!c! b!c!md3 133t sp34k 0kujup y4z4b!1m3k
6- En az bir bilimkurgu dizisini çok iyi bilmek
7- Action figure toplamak
8- 80'lerin trash gruplarını dinlemiş olmak
9- Marvel dünyasına çok iyi derece hakim olmak
10- Herhangi bir oyun konsoluna sahip olmak
11- Sayısal bir lisans programından mezun olmak
12- En az bir programlama dilini iyi bilmek
Var mı unuttuğum bişeyler? Geek olmak için bunların hepsi şart değil elbette ama ne kadar çok tutturuyorsanız, o kadar sağlam bir Geek'siniz demektir. Bu arada evet, bende 12/12 tutuyor...
26 Ocak 2007
7. Sanat

Heyecanla beklediğim filmlerin başında olan 300'ün yeni trailer'ı çıkmış. İlkinden çok daha heyecan verici. İlerde hd-dvd teknolojisine terfi edersem, ilk alacağım hd-dvd bu olur herhalde.
The Hills Have Eyes 2 geliyormuş. Kısa ve ilginç bir trailer'ı var, hoşuma geldi. Gerçi ilkinden ne kadar farklı olacak bilmiyorum ama yine de izlerim herhalde. Hostel 2 de yeni devam filmlerinden.
Merak ettiğim diğer filmler de şunlar: Bug, The Invisible, The Hitcher, Night at the Museum.
Huzur 360'da

Evet, bir süredir burayı boşladığımın farkındayım ama bir sorun, neden?
Evlendim de ondan!
PSP güzel aletti, sevgilimdi ama bir geleceğimiz yoktu. Ben de sonunda kendisini satıp Erdem'in sayesinde US'den bir Xbox 360 aldım ve kendisine bastım nikahı. Artık evimin gamer'ıyım, sokaklarda sürtme, PSP ile elele gezme devirleri bitti.
Gerçi bu geçiş süreci yanına bir de hd-lcd tv eklenince tuzluya geldi ama değdi. High definition oyun oynamak hakikaten müthişmiş. Xbox Live deseniz ayrı bi güzellik (Sağ tarafa gamertag'imi koydum bu arada, kalsın bakalım orda). Gears of War, Rainbow 6: Vegas ve Oblivion şu anda sahip olduğum yegane oyunlar. 3 oyun az gelir falan diyordum ama yeterince oyalıyorlar beni. Özellikle bizim Kıllanma Kılavuzu tayfasıyla akşamları online R6 oynamak pek bi zevkli oluyor.
Akşam olsa da eve gidip oyun oynasam...
06 Aralık 2006
House

House, Ankara'da en çok gittiğim ve sevdiğim bir mekandır (Orası hakkında da birşeyler yazmak istiyorum aslında ne zamandır, ilerde artık). Birkaç ay önce yine bu isimde medikal bir dizi olduğunu öğrendim arkadaşlardan, Dizimax'de gösteriliyormuş. Her ne kadar "yahu insanlar bıkmadı mı medikal dizilerden, yok ER, yok Grey's Anatomy (bunu izlemedim ama), yok Scrubs, nereye kadar?" dediysem de yine de ilk 4 bölümünü bulup şöyle bir bakayım dedim, malum insan merak ediyor ne de olsa. Pilot bölümü izleyince hoşuma gitti, devam etmeye karar verdim. Arka arkaya 4 bölüm izledim ve tadı damağımda kaldı. Dizide 2 şeye bayıldım, ilki jeneriği çünkü Massive Attack'dan Teardrop çalıyor, her seferinde kendimden geçiyorum. İkincisi ise Dr. Gregory House karakteri, yani bizim esas oğlanımız. Adam direk role-model'ım oldu. Bu kadar süper bir karakter başka hiçbir dizide yok arkadaş. Şu anda 3. sezon yayınlanıyor, ben daha ilk sezonun ortalarına geldim anca. Yavaş yavaş izliyorum, tadını çıkara çıkara. Bu arada dizideki bütün tıbbi muhabbetlerin gerçek olduğunu da sözlerime ekleyeyim. ("Sözlerime eklemek" lafını kullandığım için ayrıca mutluyum) Yarın öbürgün ciddi bir hastalığım olursa beni Dr. Gregory House'a emanet ediniz.
Hani White&Nerdy hakkında yazmıştım ya bundan önce, o şarkı ile ilgili Wikipedia sayfasını okudum bugün, gözlerime inanamadım (Klişe laflara bayılıyorum). Klipte görünen herşeyin ayrıntısını yazmışlar, arkadaşları takdir ettim ve bir kez daha Wikipedia'ya aşık oldum. Seviyorum, girmeyin aramıza.
05 Aralık 2006
White & Nerdy
Eyvah eyvah... Az önce "White & Nerdy" videosunu izliyordum. "Eheheh pek bi keyifli olmuş" falan derken, 2 tane AD&D zarı yuvarlandı yerde. Bir 20'lik, bir de 8'lik. "olm AD&D'de bu iki zar hic beraber atılmaz ki, ahahah" derken bir anda o videonun başrolündeki adama aslında ne kadar benzediğimi farkettim. Sevinsem mi üzülsem mi bilemedim. Neyse artık...
"I'll ace any trivia quiz you bring on
I'm fluent in JavaScript as well as Klingon"
"I'll ace any trivia quiz you bring on
I'm fluent in JavaScript as well as Klingon"
01 Aralık 2006
Slayer

Az önce youtube'da Viva La Bam izliyordum, Slayer varmış programda "ooooo" dedim, grup geldi, otobüsten iniyo "vay vay vay" dedim, bi de baktım Lombardo, "hö!?" dedim. Olm eleman geri dönmüş gruba lam, niye haber vermiyosunuz bana!
Akşama sınavı olan birisi neden youtube'da video izler, sonrasında da blog yazar, bunu da anlayabilmiş değilim...
13 Kasım 2006
Diziler

TV dizileri benim için kadınlar gibidir. Maalesef her ikisinde de beni sonsuza dek mutlu edecek bir tane çıkmadı. O yüzden başta ne kadar heyecanlanırsam heyecanlanayım, bir süre sonra dizilerden soğuyup izlemeyi bırakıyorum. Bu başlangıçlara tek istisna Nip-Tuck oldu herhalde. O diziye başta "oha bu ne olm! ahlaksızlık diz boyu, yuh! toplum nereye gidiyo, cık cık cık..." falan derken sonradan sevmeye ve izlemeye başladım. Şimdi isterseniz dizilerin benim açımdan son durumlarına hep beraber bir göz atalım: (istemezseniz de atıcam gerçi)
Lost: 3. sezonda senaryonun (bence) artık içinden çıkılmayacak şekilde rezil olmasından dolayı, artık izlemiyorum. Bundan sonra da toparlayabileceklerini pek sanmıyorum artık. Umarım beni utandırırlar ama zor. İzleyenlere sabır diliyorum. Ayrıca senaristleri kalın bi odunla kovalamak bu dizi ile ilgili en büyük hayalim.
Battlestar Galactica: İzlemeye devam ediyorum ancak üzülmeye başladım. Önceleri büyük bir heves ve heyecan duyarken, dizinin aşk-meşk ve ilahiyat konularına fazlaca dalması ile ben de yavaş yavaş her bölümün sonunda "pfffffffff, aman bee, bu ne beee!" demeye başladım. Muzo rating'leri açısından geleceği belirsiz bir dizi. Saylon hatun pek bi güzel.
Smallville: Gayet boş, lüzumsuz bir gençlik dizisi. Başladığında elbette bi heves baktık, "lam koca Superman olm, gençliğinde ne canlar yakmıştır, hey ki heyyy" falan derken bir de karşımızda ne görelim? Boş boş bakan, andaval, ezik bir genç Superman. Hayır komşu kızı da fıstık gibi ama bu herif hala mal gibi dolanıyo ortalarda. Gücüm yetse döverim de yetmez işte.
X-Files: Sadece geçen sezonu pek bi güzeldi. Onun dışındaki sezonlar (hele şu ara cnbce'de oynayan) beni bayıyo. Dün akşam yine "aha başlıyo, hop!" diye kendimi kanepeye atıp kucağıma çekirdek tabağını koymuştum ki 10 dk. sonra kendimi psp oynarken, 20. dk.'da ise dart atarken buldum. Mulder Scully'i götürdü mü, bu dizideki en büyük gizem o benim için...
Carnivale: Ya bu diziye pek bi sevgi ve şefkat besledim ama bi türlü oturup doğru düzgün izlemek kısmet olmadı. Belki ilerde artık. Gerçi yayından kalktı ve devamı da çekilmedi ama olsun. Deniycem bi gün.
4400: Reklamları ilk başladığında hop oturup hop kalktığım ama sonraları (ilk bölümlerini kaçırdığımdan da olabilir) bir türlü kendimi veremediğim dizi. Eskiden TRT1'de Pazar Konseri başlayınca televizyonu nasıl kapatıyorduysam (aman cümle kuramadım, olancakmıştı gibi oldu) bu dizi başladığında da kapatıyorum. (Aman siz Pazar Konseri izler miydiniiiz? Pardon, ben o kadar kültürlü olamadım hiçbir zaman.)
Ghost Whisperer: O kadar reklama karşı bu kadar patlak bir dizi çıkması beni şaşırttı mı? Dürüst olayım, birazcık. cnbce'ye söylendiğim nadir zamanları bu diziye borçluyuz. Evde bağıra bağıra "cbnceee, götümü yeee" (cover) diye şarkı söylemişliğim bile vardır bu dizinin ilk bölümünü izledikten sonra.
24: Ya lütfen. Bakın lütfen diyorum, bana 24 falan demeyin. İlk sezonun 23 bölümünü güzel güzel izleyip 24. bölümdeki saçmalıkları gören ve bu sayede o diziden nefret etmiş bir insanım. Hayır sevdiğim birkaç insan hala izliyor, anlayamıyorum kendilerini, üzülüyorum onlar için hatta. Ama yapabileceğim birşey yok maalesef...
Surface: 15 bölüm yayınlandıktan sonra biten, önümüzdeki günlerde izleyeceğim ve merak ettiğim bir dizi. Başının ve sonunun belli olması güzel tabe.
Threshold: Arkadaşlarla izlemeye başladık bi heves. Birkaç bölüm sonra "abi bıraksak mı" falan dedik, sonra "hadi başladık madem, bitirelim hepsini" diyip izledik. Yani bu kadar kötü bir başka dizi çekilebilir mi, inanın çok merak ediyorum. Çekilirse gidip öpüp tebrik edicem senaristleri. Hayır ilk bölüm falan iyiydi, sonradan çok feci patladı dizi. Neyse, bitti de kurtulduk. Ama son bölümleri izlemek hepimiz için tam bir işkenceydi.
Six Feet Under: Gayet kaliteli bulduğum ama bir türlü düzenli izleyemediğim dizi. Müziklerini pek bi severdim. Sıradışı bir aileydi bu cenazeciler, belki ilerde artık.
Nip-Tuck: Gerçekten çok ilginç bir dizi. Bazen ahlak anlayışımı ayaklar altına alsa da, ameliyat sahneleri midemi kaldırsa da, olaylar ve gelişmeler karşısında ağzım açık kalsa da yine de izlemeye devam ediyorum. Peki, itiraf ediyorum, seviyorum bu diziyi. Umarım bu sevgi devam eder. Garip işte... Seviyorum ulan!
Heroes: Son zamanlardaki favorim. Henüz 7 bölüm yayınlandı, gayet taze bir dizi yani. Şimdilik iyi gidiyo. Japon herifin hastasıyım. İzlerseniz, Eden diye bi kız var ki (Hintli'nin komşusu) aman aman, ona ayrı bi hastayım. Canım benim. Umarım ilerde konuyu batırıp rezil etmezler, hadi bakalım diyor ve herkese tavsiye ediyoruz. (Kıza yan bakmayın olm!)
Uf amma yazmışım, yeter bu kadar...
09 Kasım 2006
Tefal ve hepsiburada.com
Birkaç hafta önce bir sabah eski ütüm aniden çalışmamaya karar verdi. Zaten tabanı falan da artık pek iyi durumda olmadığından tamir ettirmektense yeni bir ütü almaya karar verdim. Ne alacağıma karar vermek için net'te biraz araştırma yaptım. Tefal almaya karar verdikten sonra bu markanın ürünlerinin hepsiburada.com'da bayilerden yaklaşık 20 YTL kadar daha ucuza satıldığını farkettim. Modele karar vermek için kullanıcı yorumlarını okudum, bir Tefal bayiisi ve Tefal müşteri hizmetleri ile telefonda görüşüp sorular sordum. Sonra modele de karar verip siparişi verdim.
1 haftadan biraz daha uzun süren beklemeden sonra ütü geldi. Kutuyu açtığımda kullanma kılavuzunun yanında bir de sigorta belgesi olduğunu gördüm. Garantinin yanında bir de (açıkçası ne işe yaradığını pek bilmediğim) bir sigorta yapıyormuş Tefal. "Ooo güzel" diyip garanti ve sigorta işlemleri için Tefal müşteri hizmetlerini aradım. "Hepsiburada.com ürünlerini bizden almadığı için ordan alınan ürünler sigorta ve garanti kapsamı dışında" dediler. İnanamadım, "Nasıl olur?" diye sorunca "Uygulamamız bu şekilde" dediler. Hemen hepsiburada.com'a girip ürün sayfasına baktım, 24 ay garantili yazıyordu.
Bunun üzerine önce Müşteri Hakları Derneği'ni aradım. Orayla yaptığım görüşmenin ardından Sanayi Bakanlığı web sitesini gezdim. İlgili kanunları okuduktan sonra da Bakanlığa telefon edip bu konuda yetkili birisi ile görüştüm. Sonuç olarak garantisiz satışın kesinlikle yapılamayacağını, ütünün bir sanayi ürünü olduğunu ve ithalatçı firmanın 24 ay garanti vermek zorunda olduğunu öğrendim. Ütü fiyatı belli bir limitin aşağısında olduğu için mahkemeye gitmeye gerek kalmadan Tüketici Hakem Heyeti'ne verilecek bir dilekçe ile sorunun çözülebilecegini söylediler. Çankaya'da oturduğum için Çankaya Kaymakamlığı'na gitmem yeterli oluyormuş.
Tam işten izin alıp dilekçe vermeye gidecektim ki, "dur şu Tefal'i bir daha arayayım" dedim. Müşteri hizmetlerinin yetkilisine durum vaziyeti izah ettikten sonra, "bakın ilgili kanunlar bunlar, orda yazanlar şunlar şunlar, bana garanti vermek zorundasınız. Ama hala hayır diyorsanız ben birazdan hukuki başvurumu yapıcam, siz yine garanti vereceksiniz ama sadece iş uzamış olucak" dedim. "Bir saniye bekler misiniz" diyip bana bir süre iğrenç bekleme müzikleri dinlettikten sonra "Efendim, müşteri memnuniyeti politikamız kapsamında sizin garantinizi ve sigortanızı hemen başlatıyoruz" dediler.
Sonuç olarak hepimiz haklarımızı bilmek ve yeri geldiğinde kavga gürültü etmeden, efendi efendi savunmak ve peşini bırakmamak zorundayız. Yoksa her an olmadık bir kazık yiyebiliriz.
1 haftadan biraz daha uzun süren beklemeden sonra ütü geldi. Kutuyu açtığımda kullanma kılavuzunun yanında bir de sigorta belgesi olduğunu gördüm. Garantinin yanında bir de (açıkçası ne işe yaradığını pek bilmediğim) bir sigorta yapıyormuş Tefal. "Ooo güzel" diyip garanti ve sigorta işlemleri için Tefal müşteri hizmetlerini aradım. "Hepsiburada.com ürünlerini bizden almadığı için ordan alınan ürünler sigorta ve garanti kapsamı dışında" dediler. İnanamadım, "Nasıl olur?" diye sorunca "Uygulamamız bu şekilde" dediler. Hemen hepsiburada.com'a girip ürün sayfasına baktım, 24 ay garantili yazıyordu.
Bunun üzerine önce Müşteri Hakları Derneği'ni aradım. Orayla yaptığım görüşmenin ardından Sanayi Bakanlığı web sitesini gezdim. İlgili kanunları okuduktan sonra da Bakanlığa telefon edip bu konuda yetkili birisi ile görüştüm. Sonuç olarak garantisiz satışın kesinlikle yapılamayacağını, ütünün bir sanayi ürünü olduğunu ve ithalatçı firmanın 24 ay garanti vermek zorunda olduğunu öğrendim. Ütü fiyatı belli bir limitin aşağısında olduğu için mahkemeye gitmeye gerek kalmadan Tüketici Hakem Heyeti'ne verilecek bir dilekçe ile sorunun çözülebilecegini söylediler. Çankaya'da oturduğum için Çankaya Kaymakamlığı'na gitmem yeterli oluyormuş.
Tam işten izin alıp dilekçe vermeye gidecektim ki, "dur şu Tefal'i bir daha arayayım" dedim. Müşteri hizmetlerinin yetkilisine durum vaziyeti izah ettikten sonra, "bakın ilgili kanunlar bunlar, orda yazanlar şunlar şunlar, bana garanti vermek zorundasınız. Ama hala hayır diyorsanız ben birazdan hukuki başvurumu yapıcam, siz yine garanti vereceksiniz ama sadece iş uzamış olucak" dedim. "Bir saniye bekler misiniz" diyip bana bir süre iğrenç bekleme müzikleri dinlettikten sonra "Efendim, müşteri memnuniyeti politikamız kapsamında sizin garantinizi ve sigortanızı hemen başlatıyoruz" dediler.
Sonuç olarak hepimiz haklarımızı bilmek ve yeri geldiğinde kavga gürültü etmeden, efendi efendi savunmak ve peşini bırakmamak zorundayız. Yoksa her an olmadık bir kazık yiyebiliriz.
27 Ekim 2006
seri katiller
Geçen hafta bütün ülkenin nefretini üzerlerine çeken 2 psikopat katilin cinayetleri haber olmaya başlayınca bilgisiz ve özenti medyamız hemen bu insanlara "seri katiller" demeye başladı. Hayır efendim, değiller. Bunlar sadece psikopat katiller. Bu kadar mı Amerika özentisi olunur, medya nerdeyse göbek atacak, "yaşasın, artık bizim de seri katillerimiz var diye. Neyse, "İnsanlık hazinesi" dedigim Wikipedia'da seri katillerin tanımını okuyabilirsiniz. Konu ile ilgilenir de bu kaynak yeterli gelmezse, seri katiller ve psikolojileri ile ilgili dilimizde yayınlanan birkaç kitap mevcut, onlara da danışabilirsiniz. (Ama okurken sinirlerinizin bozulacağı konusunda sizleri önceden uyarmam lazım)
Şu dandik blog'a bile birşeyler yazarken araştırmadan, okumadan yazmaya çekiniyorum. Bu adamlar nasıl milyonların okuduğu gazetelere böyle bilgisizce yazıyorlar anlamak mümkün değil. Bizim katillerin tanımı (bence) tam olarak burda. Ayrıca Wikipedia'da "serial killer", "spree killer" ve "mass murderer" tanımları arasındaki farkları da bulabilirsiniz.
Şu dandik blog'a bile birşeyler yazarken araştırmadan, okumadan yazmaya çekiniyorum. Bu adamlar nasıl milyonların okuduğu gazetelere böyle bilgisizce yazıyorlar anlamak mümkün değil. Bizim katillerin tanımı (bence) tam olarak burda. Ayrıca Wikipedia'da "serial killer", "spree killer" ve "mass murderer" tanımları arasındaki farkları da bulabilirsiniz.
19 Ekim 2006
Nezahat

2 yıl önce Bodrum'daki tatilde bu çiçeği ilk defa görmüş ve çok beğenmiştim, yukardaki fotoğrafı cep telefonumla o yüzden çektim. Bu seneki Kaş tatiline kadar da bir daha başka bir yerde kendisini göremedim. Bu yaz kaldığım otelin bahçesinde tekrar karşılaşınca otel sahibinden rica ettim ve çiçekten bir dal kaptım. Ankara'ya gelince sabah ilk işim hemen bir saksı ve toprak alıp Otel sahibinin tavsiyesi üzerine 4 yaprağı toprağa dikmek oldu. Elimde üzerinde sadece küçük 2-3 yaprak olan sap kaldı ve onu da atmak yerine dikeyim dedim. Aman ne iyi etmişim, aylar geçmesine rağmen o yapraklar ne boy verdi ne de çürüdü, öyle kendi hallerinde duruyorlar. Ancak sap yavaş da olsa gelişiyor, geçenlerde yeni yapraklar çıkmaya başladı (yaşasın!). Yeni dallar ise nerden ve ne şekilde çıkacak diye heyecanla bekliyorum. Adını bir türlü öğrenemediğim bu çiçeğe Nezahat ismini verdim. Hayatımda ilk defa bir çiçeğe böyle gözüm gibi bakıyorum. Başta annem olmak üzere beni tanıyanlar, çiçek bakma konusundaki hevessizliğimi ve beceriksizliğimi çok iyi bilirler. Ama bu çiçek fotoğraftaki gibi olduğu zaman gerçekten mutlu olacağım.
Bu çiçeğin adını bilen varsa lütfen yazsın, çok merak ediyorum. (Otelin sahibine sormadın mı demeyin, "Çöl Lalesi" dedi ama net'te bu isimle ilgili birşey yok. Yerel ismi olsa gerek.)
17 Ekim 2006
nobran ne demek?
nobran (sıfat)
Davranışı kaba, sert ve gönül kırıcı olan, nadan.
"Kadın, seni sevmiş de konuşuyor oğlum, öyle nobran olma." - S. F. Abasıyanık.
kaynak: Türk Dil Kurumu
Davranışı kaba, sert ve gönül kırıcı olan, nadan.
"Kadın, seni sevmiş de konuşuyor oğlum, öyle nobran olma." - S. F. Abasıyanık.
kaynak: Türk Dil Kurumu
13 Ekim 2006
Philosophiae Naturalis Principia Mathematica
Efendim uzunca bir aradan sonra tekrar bir blog yazısı ile birlikteyiz, sözlerime başlamadan önce hepinizi saygıyla selamlarken Lost senaryosunu yazanlara ağzıma geleni söylüyorum.
Neden? Eski blog sitemi takip edenler bilir (bakınız sağ tarafta linki de mevcut), Lost'u ilk izlemeye basladığımda çok beğenmiş, heyecanlanmış ve hatta kudurmuş, herkeslere de tavsiye etmiştim. Birçok insana bu mikrobu bulaştırmanın hazzını yaşarken 2. sezon bitmişti. Bütün yaz boyuna 3. sezonun ilk bölümünün yayınlanacağı 4 Ekim'i heyecanla bekledim. 301'i izledikten sonra "allallaaa, nooluyo be!" dedim, 302'yi de dün akşam izledim ve artık kararımı vermiş bulunuyorum: Lost bir saçmalıklar yumağıdır arkadaş! Anlaşılan o ki, senaryoları sadece günü kurtarmak ve insanlara merak yaşatmak için yazıyorlar. Gelecek ile ilgili hiçbir planları yok çünkü geçmişte ortaya attıkları gizemlerin nerdeyse hiçbirini çöz(e)mediler. Bu saatten sonra olan bitenleri akla ve mantığa uygun bir biçimde toparlamaları ise bence nerdeyse imkansız. Yine de izlemeye devam edeceğim ama eskisi kadar heyecanlı değilim Lost konusunda. Hatta kızgınım bile diyebiliriz. Umarım ilerki bölüm ve sezonlarda beni haksız çıkarmayı başarabilirler.
Dün Orhan Pamuk 2006 Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı. Bu konuda sadece "Orhan Pamuk'a bırak nobeli, günahımı vermem" diyorum, başka da yorum yapmıyorum. Ayrıca o ödül benim gönlümde her zaman koca çınar Yaşar Kemal'in hakkı olarak kalacaktır.
Dünyayı ele geçirme planımı nasıl başlatacağımı düşünüp bir türlü aklıma bir yol gelmezken komşularım gecen Cuma apartman yöneticiliğini bana kakalayarak imdada yetiştiler. Kendilerine buradan teşekkür etmek istiyorum. Önce Seda Apartmanı, sonra dünya benim olacak!
Google YouTube'u 1.6 milyar dolara satın almış. YouTube'un 2005 Şubat ayında kurulduğunu düşünürsek demek ki hala web 2.0 dahilinde akıl edilip para kazandıracak fikirler var. Yahu biri de benim aklıma gelsin be!
"I like you, do you like me?"
- Borat talks to a man who is demonstrating carpentry techniques from the 19th centuary.
Neden? Eski blog sitemi takip edenler bilir (bakınız sağ tarafta linki de mevcut), Lost'u ilk izlemeye basladığımda çok beğenmiş, heyecanlanmış ve hatta kudurmuş, herkeslere de tavsiye etmiştim. Birçok insana bu mikrobu bulaştırmanın hazzını yaşarken 2. sezon bitmişti. Bütün yaz boyuna 3. sezonun ilk bölümünün yayınlanacağı 4 Ekim'i heyecanla bekledim. 301'i izledikten sonra "allallaaa, nooluyo be!" dedim, 302'yi de dün akşam izledim ve artık kararımı vermiş bulunuyorum: Lost bir saçmalıklar yumağıdır arkadaş! Anlaşılan o ki, senaryoları sadece günü kurtarmak ve insanlara merak yaşatmak için yazıyorlar. Gelecek ile ilgili hiçbir planları yok çünkü geçmişte ortaya attıkları gizemlerin nerdeyse hiçbirini çöz(e)mediler. Bu saatten sonra olan bitenleri akla ve mantığa uygun bir biçimde toparlamaları ise bence nerdeyse imkansız. Yine de izlemeye devam edeceğim ama eskisi kadar heyecanlı değilim Lost konusunda. Hatta kızgınım bile diyebiliriz. Umarım ilerki bölüm ve sezonlarda beni haksız çıkarmayı başarabilirler.
Dün Orhan Pamuk 2006 Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı. Bu konuda sadece "Orhan Pamuk'a bırak nobeli, günahımı vermem" diyorum, başka da yorum yapmıyorum. Ayrıca o ödül benim gönlümde her zaman koca çınar Yaşar Kemal'in hakkı olarak kalacaktır.
Dünyayı ele geçirme planımı nasıl başlatacağımı düşünüp bir türlü aklıma bir yol gelmezken komşularım gecen Cuma apartman yöneticiliğini bana kakalayarak imdada yetiştiler. Kendilerine buradan teşekkür etmek istiyorum. Önce Seda Apartmanı, sonra dünya benim olacak!
Google YouTube'u 1.6 milyar dolara satın almış. YouTube'un 2005 Şubat ayında kurulduğunu düşünürsek demek ki hala web 2.0 dahilinde akıl edilip para kazandıracak fikirler var. Yahu biri de benim aklıma gelsin be!
"I like you, do you like me?"
- Borat talks to a man who is demonstrating carpentry techniques from the 19th centuary.
06 Ekim 2006
Takımını kur, eğlenceye katıl

7. Ankara Dart Ligleri Ekim sonunda başlıyor. Takımınızı kurup aylar sürecek bu eğlenceye katılmak için çok az zamanınız kaldı. Legolas++ Sayı Takımı olarak bu sene büyük ihtimalle Golden'dan 1. Lig takımı olarak mücadele edeceğiz. Kriket ligine katılmıyoruz. Kadromuzu milli takımdan bir oyuncu ile güçlendirdik ve lige hazırlık çalışmalarına birkaç hafta önce hem bireysel hem de takım halinde başladık. Keyifli bir sezon bizi bekliyor...
Afişde yukardan 4. fotoğraf bizim takım.
Dart güzel bir spor...
(aman da gömleklerimiz pek cici)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

